Elo Dîno

 

Elo Dîno, Botan bölgesinde 16. yüzyılda yaşadığı bilinen ve öldüğünden beri anlatılagelen bir halk kahramanıdır. Yaşadığı dönemde o bölgenin bir nevi “Robin Hood”u olmuştur. Yönetim tarafından yapılan adaletsizliklere başkaldırmış ve hikayesi dengbêjler tarafından kendi melodik tarzlarıyla anlatılırken bu melodik yapıyla bağlantılı olarak zamanla danslaşmıştır ve dans icrasıyla müzikal icra aynı anda yapılagelmiştir. Bugün aynı bölgede ve güneyde kalan yakın bölgelerde de icra edilmeye devam edilmekte…

elodino3-600x387lkjhgh
Hikayesine gelince; birçok farklı varyasyonlarıyla da karşılaşabildiğimiz hikayenin farklı anlatımlarını biraraya getirip tek akış halinde anlatayım dedim. Dengbêjlerimize minnettarız… Onlar resmen canlı tarih kaynaklarımız, hafızalarımız…
Elo, Bafê’de (Şırnak/İdil/Bafê), Omer Beg’in kerpiçhanesinde açtı gözlerini. O doğduğunda ne yiyecek bir parça ekmek ne de bir kâse yoğurt vardı bu topraklarda.“Yiğit Elo, seni emzirecek olan memelerde süt yokken; zalimler kasırlarında, karın tokluğunda, değişik memleketlerden ‘satın aldıkları’ ve “cariye” diye adlandırdıkları köle kadınların gerdanlarını açıp memeleriyle hayat oyunu oynuyorlardı.”

Dicle Nehri bu kez ihanet etmişti; zenginler, zalimler için akıyordu. Evet, Elocan delikanlılık çağını geçmiş olmasına rağmen yiğitliğinden ödün vermemişti, söz sahibi bir Botî olmuştu. Bafê’de onun zekâsının üstüne yoktu. Dicle’ye bakıp bakıp ağlıyordu. Sultanların, mirlerin, beylerin, paşaların neden olduğu bu açlık coğrafyasında bir şeyler yapması gerekirdi. Kara-kaytan bıyıkları, sıcakkanlılığı ve cesaretiyle zalimin üstesinden gelmesi gerektiğini biliyordu. Aslan olup(!) ekmeği ağzına alan bezirgânlar, Dicle Nehri üzerinde, Diyarbakır’dan Musul’a oradan da Bağdat’a sallarla ticaret yapıyorlardı. Ticaret böyle sağlanıyordu, zenginlik böyle sağlanıyordu.

“Şu Dicle’ye baksana Elo! Senden yemen için bir balığını bile esirgerken bindiği salın üzerinde yüzyıllık şarapla keyif çatan bezirgânlara kucak açmış.”

Elo Dîno, adaletsizliğe öfke duyuyor; elin ve kolun bağlılığına da sitem kusuyordu. Onun Bafê’de sözünü dinlemeyecek herhangi bir yiğit yoktu. Toplamıştı arkadaşlarını Dicle’nin kıyısında. Ve şöyle seslendi Elo: “Sevgili dostlarım, yiyecek bir ekmeğimiz yok. Botan halkı aç; paşalar, mirler ve onların yakınları karın tokluğunda. Buna biz sebep olmadık. Osmanlı Sultanına vergi vermek için yaşamıyoruz! Zaten Botanımız’ın miri Mihemed Beg hepsinden daha zalim.” Dicle’ye gözlerini kenetleyen Elo Dîno, konuşmasını sürdürür: “Şu salın üstünde şarabıyla nehirden geçen bezirgân bize küfür etmiyor mu sizce? Aklıma bir fikir gelmişti;  günlerdir ona kafa yoruyorum. Şimdi size açıklayacağım.”

Elo’nun fikrini, arkadaşları da uygun bulmuştu. Dicle’ye kocaman zincirler vuracaklardı. Ticareti, zenginliği sağlayan sallar Bafê’den geçemeyecekti. Sallarla ticaret yapan, her zaman ağızlarından yüz yıllık şarabı ve eğlenmek, oynaşmak için yanında bir “cariyeyi” eksik etmeyen bezirgânlardan haraç alınacak; fakir Botan halkının karnı doyurulmaya çalışılacaktı. Buna yanaşmayan delikanlılar da vardı elbette. Zira bu Musul Beyi’ne, Mîr Mihemed’e, Diyarbakır Valisi’ne başkaldırıydı. Ama yapılacak başka bir şey yoktu. Mîr Mihemed, Botan’ın açlığını görmezden geliyor; Osmanlı sultanı da ağır vergilerle bütün Osmanlı halkını açlığa sürüklüyordu. Bu yüzden bu devirde haraçkesenlerin, eşkıyaların(!) sayısı oldukça fazla.

Elo ve arkadaşları keskin kılıçlarını kuşandılar. Dicle’ye zincir vurup salların ticaret yapmasını engellemeye çalıştılar. Gelen her bezirgândan haraç alarak hem kendi karınlarını hem de fakir Botan halkının karnını doyurmaya başladılar. Bezirgânları ve tüccarları da sallarıyla boş bir şekilde geldikleri yere gönderiyorlardı.

Elo ve arkadaşları gitgide Botan halkının gözünde kahramanlaşıyordu. Bafê Kalesi’ne yerleşen Elo zaten öteden beri, başlarına zalim kesilen Mîr Mihemed Beg’in hükmünü hiçbir şekilde kabul etmiyordu.

Büyük bezirgânlar bir araya gelerek buna bir çözüm bulmak istediler ve doğrudan Cizre’de Dicle Nehri’nin hemen kıyısında bulunan Birca Belek’te Mîr Mihemed’in divanına konuk oldular. Mîr Mihemed bezirganlara: “Biliniz ki Elo Dîno, bizim hükümdarlığımızı tanımamış, tanımayacak da..Ne türlü olursa olsun, onu esir alıp Birca Belek’e getirin. Sizlere bu izni veriyorum. Ondan öcünüzü alacağız!” dedi.

Salcılar, bezirgânlar Elo’yu esir almak için hazırlıklara başladılar. Diyarbakır’a gidip orada hazırladıkları bir salın üzerine çadır kurarlar. Çadırın içine gerdanı beyaz, gözleri iri ve keskin, saçları bukleler halinde olan ve çok alımlı bir genç kızı ve davulcuları, zurnacıları yerleştirip “dîlan(düğün)” havası oluşturarak Bafê Kalesi’ne doğru yol alırlar. Diyarbakır’dan Bafê Kalesi yakınlarına vardıklarında davul ve zurnanın sesi dağlarda yankılanır.

Bafê halkı, birbirlerine “kimin düğünüdür?” diye soruyor ve hiç kimseden herhangi bir cevap gelmiyordu. Birbirlerine şaşkın şaşkın bakmakla yetiniyorlardı. Kasrından çıkan Elo, kasrına yakın duran konvoy ekipleri üzerindeki bezirgânları görür. Bezirgânlara “Bu kimin düğünüdür?” diye sorduğunda aralarından biri: “Bu sizin düğününüzdür beyim. Birca Belek’te, Botan Beyi Mîr Mihemed sizin halinizi ve ahvalinizi sordu. Bizler de Mîr’in huzurunda sizinle alakalı iyi muhabbetler ettik. Mîr buna çok sevindi. Bunun için de size Diyarbakırlı bir cariyesini hediye mahiyetinde gönderdi. Mîrlerin hediyesini geri çevirmek adetten değildir, bilirsiniz!”
Elo hediyeleri geri çevirmenin Botan geleneklerine aykırı olduğunu biliyordu. Elo, o gece bezirgânlarla yiyip içmiş, geceleyin gerdanı beyaz, gözleri iri ve keskin, saçları bukleler halinde olan gelini helali olarak kabul etmiş, onunla bindiği salda birlikte olmuştu. Gecenin koyuluğu, gelinin beyaz teni ve göğüslerinin kokusu Elo’nun başını döndürmüş, onu sarhoş etmişti. Sabah olur, Elo, gelinle beraber salın üzerinde uyur haldedir hâlâ.

Birden uyanan Elo, Birca Belek rıhtımında Mir Mihemed’in korkunç kahkahalarıyla karşılaşır. Evet, Bafê’deki kalesinde gelinin alımlılığından sarhoş olmuştu. Bezirgânlar, Elo’nun arkadaşlarına yeteri kadar para vermiş, Elo’yu da uyur halde sala bindirmişlerdi.

Elo Dîno, Birca Belek’teki Mem Zindanı’na götürülür. Zînê’nin sevdalısı olan Mem, bu zindana atıldığı için buraya “Mem Zindanı” adı verilmişti. Omuzları işkenceci tarafından deldirilir. Delinen omuzlarının üzerine yanan bir mum bırakılır. Elo’nun gözleri kızıllaşır, ama ağlamaz. Sanki bu acı ona bilindik geliyordu. İşkence esnasında Mîr Mihemed, Mem Zindanı’a gelir. Elo’ya biraz acır halde bakar. Ve Elo’ya sorar: “Senin düştüğün bu halden daha kötü bir hal var mıdır?” “Evet, var” der Elo. Mîr meraklanır: “Nedir?” Elo işkencenin acısıyla cevap verir: “Bir gün evine çok uzaklardan bir tanrı misafiri gelir. Çok açtır ve senden sadece bir tas süt ister. Evde süt olmadığından sen ve eşin birbirinize biçare biçare bakarsız. Ve tanrı misafiri aç halde yoluna, yani ölüme devam eder. Bu hal her halden daha kötüdür” der. Mîr Elo’nun bu cevabıyla donar. Gözleri yaşaran Mîr işkencecilere “İşkenceyi durdurun ve Elo’yu salıverin” der. Ama artık çok geç olmuştur. İşkence’nin tesirinden kurtulmaz Elo ve orada canını verir.

 Kaynak : Arjen Brusk