Osmanlılar Döneminde Cizre

Ana Sayfa » Cizre Şehir Rehberi » Cizre Tarihi » Osmanlılar Döneminde Cizre

1627 yılında, Osmanlı Devleti Cizre Beyliği’ne son vererek, devletin nüfuzunu ve asayişini temin etti. 1627 ‘yılından 1835 yılına kadar Şeref han, Mansur han, İsmail Han, Mustafa-ilan, Abdullah Bey Seyfeddin Bey, Diyarbakır’a bağlı bir emaret olarak yönetmişlerdir. 1835 dolaylarında Cizre – Bohtan ve Hacıbehram mütesellimliği Bedirhan Bey’e verilir. Bedirhan Bey Abdullah Bey’in oğlu olup, yukarıda sayılan zatlar onun soy ağacını teşkil ederler. Emirliğinin dokuz yılında baş kaldırmış ve dağınık etraf aşiretleri toplamak ve düzene koymakla geçirdi. Bu sırada en büyük yardımı: Şeyhülislamı Molla Abdulkuddusi ve askerlik işlerine bakan Tahir Ağa (Tahir Mamo), hazine işlerine bakan ve içişlerini de yürüten Efendi Ağa ve süvari kumandanı Hamid Ağa yapmışlardır. 1838 yılında Cizre’ye gelen meşhur Alman yüzbaşısı «Feldmareşal» flemuth Von Moltke mektuplarında, Mehmet Paşa kumandasındaki kuvvetlerle Cizreli asi Sait Bey’in üzerine yapılan harekette, Bedirhan Bey’in Osmanlı Devleti saflarında olduğu 12 Mayıs, 13 Mayıs, 18 Mayıs, 4 Haziran, 15 Haziran 1838 ve Garzanlılarla karşı yapılan seferi de 4 Haziran, 14 Haziran ve 15 Haziran 1838 tarihli mektuplarında etraflıca anlatırken Bedirhan Bey’in çok nafiz bir kişi olduğunu kaydeder. 1838 yılında Osmanlı Devleti’nin en sadık mütesellilerinden olan Bedirhan Bey, 1842 yılında devlete karşı kuşku içindedir. Bunun da tek sebebi şudur: Cizre, Diyarbakır’a bağlı iken, 1841 yılında Musul Valisi Mehmet Paşa’nın ısrarı üzerine hükümet Cizre Bohtan ve Hacı Behranı havalilerini Musul’a bağlar. Musul valisi ile eskiden beri arası açık olup, kalleş hane hareketlerini ve çevredeki beylerin başına getirdiği oyunları gördüğünden, Bedirhan Bey bir türlü Musul’a bağlanmak istemediği gibi Diyarbakır ve İstanbul’la devamlı yazışma halindedir. Eskiden olduğu gibi Cizre’nin Diyarbakır’a bağlanması için devamlı yazı yazar ve ağabeyisini Diyarbakır Valisine gönderir. Ayrıca Cizre’nin uleması, kadı, muhtar ve ileri gelenleri bu keyfiyeti Padişaha bir dilekçe İle bildirirler. Yazışmaları duyan Musul Valisi Mehmet Paşa, Bedirhan Bey’i Osmanlı Hükümetinin gözünden düşürmek İçin birçok uydurmalar çıkarır. Dâhiliye Nazırlığı’ (İçişleri Bakanlığı) na yazmış olduğu 29 Muharrem 1842 tarihli yazısında «Van hududuma bitişik Musul eyaleti mülhakatından Cizre ve Bohtan mütesellimi Bedirhan Bey’in çokça askerle Van’a 10 saat uzaklıkta Han Mahmud’un evinde misafir olup, askerleriyle Van’ın Vattan kazası halkına ziyan verdiği » bildirir. Devletin yaptığı araştırmada böyle bir şeyin olmadığı Bedirhan Bey’in görevi başında olduğu görülür. Bedirhan Bey’e Musul valisi bunu hile ile mal ettirmek İster. Hâlbuki görevi başında olan Bedirhan Bey, Musul Valisi’nin bu dediğini çürütmesi ve daha güzel bir hizmet yapabilmesi İçin, Ağabeyi Salih Bey’i Diyarbakır Valisi’ne gönderir. Bu yolla da muvaffak olamayan Musul Valisi yabancı konsoloslar yolu ile devlete etki ederek, bazı nahoş hareketler de yaptırır. Hıristiyan Nesturilerle İşbirliği yaparak, Bedirhan Bey’e karşı isyan yaptırır. Bu olayları gören Bedirhan Bey, Musul’a bağlı kalmak yerine, hemen adına hutbe okutturur, imamlık yapar ve adına artık para bastırmaya başlar. Bu durumu 1843 yılından 1846 yılına kadar sürer. Osmanlı hükümeti ile arasındaki diyalogu da arada sırada kesmez. Nihayet, 1843 yılında, Hakkâri bölgesinde ve Bedirhan Müteselliğine bağlı, nüfusları11.000 olan sekiz hıristiyan Nasturi aşireti, kendi nüfusları ve Musul’daki İngiliz ve Fransız Konsoloslarına güvenerek, yerli ve Müslümanlara tecavüzde bulunarak meydan okurlar. Yukarı pervarinin kuzeyinde bir Müslüman köyü olan Sersipi’ye akın yapıp, Bedirhan Bey’in iki adamı ile iki şanlı Seyidi şehit ederler. Bundan da tatmin olmayan Hıristiyanlar, onların kanlı gömleklerini Bedirhan Bey’e gönderirler. Bedirhan Bey askerlerini toplayıp üzerlerine yürür. marşem’un denilen büyük Patrikleri bir kadın tarafından gizleyerek korunur. Birçok köy yakılır birçok insan ölür. Marşemun gizliden Musul’a kaçarak, İngiliz konsolosuna sığınır. Hıristiyan alemi ve özelikle Fransa ve İngiltere olayı çok abartarak, Osmanlı Devletine etki ederler. Bunun üzerine Musul Valisi Mehmet Bey’in, Bedirhan Bey’i gözden düşürme işi gerçekleşmiş olur. Avrupa devletlerinin ne denli Osmanlı Devleti’ne etki ettiklerini görmek için bir iki belgeyi gözden geçirelim; İstanbul’daki İngiliz Elçisinin, Londra’dan aldığı emir üzerine Musul’daki İngiliz Konsolosuna gönderdiği talimat şudur: «Nasturi taifesi ve umumiyetle Devlet-i Aliye tabiiyetinde bulunan hristiyan reaya hakkında Lord Bravn tarafından gönderilen bir kı’a talimatı alalım. Ingiltere Devleti, Nasturiler hakkında Devlet-i Aliye’ye olan maruzatımı beğenmiştir. Nesturilerin iyi ve emin bir halde bulunmalarını İngiltere devletinin istemesi onların yalnız hristiyan oldukları için değildir. Belki bu Devleti Aliye’nin siyasi menfaati İle münasebeti bulunduğu içindir. Devleti Aliye’ye karşı İngiltere’nin yol gösterisi ve öğüdü, Nasturiler’in ıslah-ı halleri ve derhal korunmaları hususunu pek iltizam edercesine ısmarlar ve yapılmasını isterim. Belgede görüldüğü gibi, Musul’daki İngiliz Konsolosu, açıkça ve utanmadan, kendi Hükümetine ve dolaysıyla Türk Hükümetine akıl hocalığı etmekte ve Nesturilerin avukatı olmaktadır. Bedirhan Bey’e karşı alınacak tedbirler için yol göstermektedir. Fransız Hükümeti de Musul’daki Fransa . Konsolosuna gönderdiği çok uzun rapordan durumun anlaşması ve Osmanlılar İle Bedir han’ın hangi oyunlara getirilmek istenmesi ile ilgili ufak bir iki cümleyi raporlarından alalım “. Hükümeti seniyye, birkaç yıldır (..) asileri terbiye etmeye çalışmışken, hepsinin kuvvetlisi olan Bedirhan Bey hakkında hala bir tedbire başvurulmaması gariptir. Hatta, Devlet-i Aliye’nin bu tereddüdü korkuya hamledilmektedir .» denilmektedir Görüldüğü gibi,. Fransız Elçisinin Hariciye Nazırı Ali Efendiye gönderdiği mektup, siyasi nezaket ve adabın dışında, çok sert bir ifade taşımaktadır. Musul Valisi Mehmet Bey’in istediği gibi, hem yabancı devletlerce Bedirhan Bey konu olmaya başladı, hem de şimdi kökü kazınmış olacaktır, Osmanlı Devleti, İstanbul’dan gönderdiği askerleri Samsun’a gönderir. Bu kuvvetlerin takviyesi için de, Arabistan Ordusundan da birçok birlik Musul’a gönderilir. Öte yandan Harput ve Halep bölgesinden askerler toplanıp Anadolu Ordusunda kullanılmak üzere hazırlanırlar. Müşir Osman Paşa kumandasında bulunan Anadolu Ordusunun Diyarbakır’a gelmesi üzerine, çoktandır beylikte gözü olan ve Bedirhan Bey’in amcası Mir Sudi’nin oğlu İzdinşir (İzzeddin Şir) Bey, derhal Musul Valisine sığınmıştır. Musul’dan da Anadolu Ordusu kumandanlığına gönderilmiştir. Onun vasıtasıyla da birçok ileri gelen devlet saflarına geçmiştir. Daha sonra İzdinşir Bey’e Rikib-ı Hümayun Kapıcıbaşılığı payesi ile Nişan-i Ali verilmiştir. Cizre’ye yaklaşan Ferik Ömer Paşa kuvvetleriyle Bedirhan Bey adamları arasında meydana gelen çarpışmada, asiler perişan olmuştur. Ferik Ömer Paşa kuvvetleri Van üzerine gönderilmiştir. Bu sırada Anadolu Ordusu Müşür Osman Paşa, Cizre üzerine gelmiş, halkın çoğunun hükümet yanlısı olduğunu görmüştür. Yapılan görüşmelerde Bedirhan Bey teslim olma yanlısı olmamış ve Oruh (Hevreh) Kalesine çekileceğini söylemiştir. Osmanlı askerleri takip ile Oruh’ta onu ve yanında bulunan 600 kişiyi kuşatmaya almışlardır. Nihayet uzun bir kuşatma sonunda, bu hareketinin hiçte doğru olmadığını söyleyen Şeyhülislamı Abdulkuddusi Bey, «hiç bir neden yokken İslam padişahına karşı çıkamazsın » demesi üzerine, canına, ailesine ve malına bir şey yapılmaması şartıyla teslim olmuştur. 15 Şaban 1263 (1848). Kaymakam (Yarbay) Reşit Bey’in muhafazasında Samsun’dan vapurla Bedirhan Bey ve beraberindekiler, İstanbul’a getirilmişlerdir. Ereğli vapuru ile de Girit’in Kandiye’ye gönderilirler. Maiyetinde bulunan bir kısım kişilerde İstanbul’da kalmak istemişlerdir. Padişah’ın huzuruna çıkarılan Bedirhan Bey’e neden isyan ettiğini soran Padişah’a «Benim fena olan hareketime sen de karşılık verirsen, aramızda ne fark kalır» mealindeki Ömer Hayyam’ın bir rubaisiyle cevap verince, Padişah’ın çok hoşuna gittiğinden, ihsanlarda bulunur, maaş bağlatır. Bu sefer kendisi de affa uğradığı için de, bazı nedamet, affı Âliden dolayı minnetlerini sunar. 11 Zil kaide 1263 (1846) da önce Bedirhan Bey’e verilen nişan alınarak Darphaneye gönderilmiştir. Şimdi bu nişanlar Fatih Külliyesi Tarih ve Arkeoloji Bölümünde bulunmaktadır. Girit’te 10 yıl kaldığı sürede devlete çok yararlılıklar gösterir. Orada bulunan hristiyan Rumların Müslümanlarla kaynaşmalarını başarır. Devlete çok hizmetini gören Padişah bu sefer sürgün gönderdiği Bedirhan Bey’i hususi vapurla getirtilir. On yıl kaldığı Girit’te artık İstanbul’a yerleşmek istediğini söyleyen Bedirhan Bey’e padişah yüzellibin kuruş göndermiş ve mihmandarına da yirmibeşbin kuruş göndererek hususi vapurla İstanbul’a almıştır. Padişah huzuruna alarak, beşbin lira Ihsan ederek, başkaca atıfette de bulunulmuş ve ne gibi istekleri olduğunu sormuştur. Bedirhan Bey, Padişahın sayesinde hal ve geleceğinin temin buyrulduğu için, bir dileği olmadığını söyleyince, çocuklarına bazı hediyeler almak üzere bin lira daha İhsanda bulunmuştur. Girit’te çıkan bir isyanda Padişah tarafından gitmek üzere memur edilmiştir. Kendisi de Cizre yöresinden bir tabur asker alarak Girit’e gitmiş ve Girit’i asilerin elinden kurtararak, hristiyan, Rum ve Müslüman geçimsizliğini de ortadan kaldırmıştır. Böylece bu başarısının devamı İçin sekiz yol daha kalmıştır. Tekrar İstanbul’a dönerken, Padişah’tan Şam’a yerleşmek istediğini ve kendisini Emirulhacc olarak tayin etmesini İsteyince, isteği yerine getirilir. Ayrıca Padişahça, Bedirhan Bey’e 1274 (1858) yılında Mirmiranlık rütbesi verilmiştir Bu suretle Paşa unvanını da kazanmıştır. Nihayet 1810 (1868) yılında Şam’da hakkın rahmetine kavuşur. Bedirhan Bey’in Cizre’den ayrılmasından sonra, Cizre yönetimine İzzeddin Şir (İzdinşir) getirilir. Bunun da ölümü ile Sultan Abdülhamit tarafından Hamidiye Alayları teşkil edilerek Miran Aşiret Reisi olan Mustafa Paşa getirilir. Cizre’de doğmuş olup,aşiretler arasında en güçlü olan MİRAN aşiretinin reisidir. Temer Ağa’nın oğlu olup, İbrahim Ağa’nın torunundur. Berkeley’i oymağından olup, Sinika Varasali, Aliyuki, Hürika, Dukeliya gibi bu altı oymak, Miran Aşiretini meydana getirirdi. Tüm bu adları yazılı ve adlan yazılı olmayan beş oymağın birleşmesiyle 11 oymağın oylarıyla başa geçmişti. Halk arasında onu çekemeyen bazı aşiretlerce de adına «MISTO i MİRİ» denilirdi. Padişah Sultan Abdülhamit, doğu – güneydoğu Anadolu’da Hamidiye Alayları kurmak üzere doğu ve güney – doğuda bulunan aşiretleri İstanbul’a çağırdı. Çok akıllı ve zeki olan Mustafa Paşa, kendisi gibi iri ,cüsseli, heybetli 500 adamı hazırlatıp, atlarıyla yola koyuldular. Üç. aylık bir yolculuk sonunda, nihayet İstanbul’a yetişirler. Padişah, doğu ve güney – doğu Anadolu’dan gelen tüm kabileleri görmek İçin, önce bir resmi geçit düzenletir. Resmigeçitte önünden geçen her kabilenin kim olduklarını ve nüfuslarını tespit ettirir Cizre’den gelen bu iriyarı, heybetli, değişik elbiseleri görünce, özellikle bunları çok yakından görüp, bazı hareketlerini kontrol etmek istediğini emrederek, bunlara bir yemek hazırlanmasını söyler. Bu Cizre’den gelen 500 kişiye yemek verir. Mustafa Paşa adamlarına, elle yemeği yemelerin ve sofrada hiçbir şeyi bırakmamalarını emreder. Padişahın yemekte onları seyretme isteği, onların ne dehşetli ve heybetli oldukları kanıtlar. Tabaklarda bir şey bırakılmaz. Yemek sonunda törenle Mustafa Paşa’ya 48. Hamidiye Alayları Paşalık rütbesini taktırır. Birçok berat, nişan ve alamet verir. Emrinde de üç alay kurmasını ferman buyurur. Mustafa Paşa, Cizre’ye gelir gelmez tüm çevre aşiretlerinden üç alay kurar. Cizre’deki Hamidiye kışlasını yaptırır. Geniş bir nüfus araştırması yaparak, her ağanın kaç insan savaşa çıkarabileceğini belirtir. Mustafa Paşa direk Padişah’a, askeri yönden de Erzincan’daki MÜŞÜR’e bağlı idi. Padişah çok geniş yetkiler tanımış ve giden şikâyetlerde oğlu olarak, söyler ve şikâyetleri bertaraf ederdi. Her ay İstanbul’dan asker başına bir kese altın gelirdi. Miran ve diğer aşiretler göçer olmakla beraber, yerlilerden birçok üst düzeyde askerler seçmişti. Fettah Ağa Binbaşı, Hacı Zuraf Yüzbaşı, Tayandan Şeyhmus-ı Kerevan Yüz- başı. Tahir Ağa Hamidiye askeri Kaymakamı idiler. Ordusu tam teşekküllü ve kuvvetli olup, hem kendi imkanları İle, hem de İstanbul yardımı ile beslenirdi. Okuma – yazması olmamakla beraber, kültür tartışmaları ve alimleri yarışmalara alırdı. Bir çok alim ailesinde ve aşiretlerinde barınırdı, Devamlı bir katibi beraberinde olurdu. Molla Sadık Zade Abdullah Efendi onun katipliğini yapar, Abdullah-ı Şeyh Ali de, onun masraf darlığını yürütürdü. Paşa’ya ait nişan, rütbe, berat, silah takma kayışları, madeni ay ve yıldızları bir ara görmüştüm. Hatta akrabalarında yüz yıllık fotoğrafları da bulunurdu. Kendisine ait olan bir göğse takılacak simge, sekiz köşeli olup, üzerlerinde ay, yıldız ve çeşitli Osmanlı Devletine ait yazılar da bulunurdu. Oğulları ve yüksek dereceli subayların yıldızları daha küçük ve yedi, altı köşeli idiler. İngilizlerin yardımı ile Irak Hevlerde’ çıkan bir isyanın baş kaldırmasına 3 alayı İle birlikte giderek başarı kazanmış ve İngiliz etkisini ortadan kaldırarak, isyanı da bastırmıştır. Nihayet, fazla zayiat vermeden Cizre’ye dönmüştür. Harnidiye kışlasında kendisi devamlı beklemez, toplantı ve askeri işlerde buraya giderdi. Genelde obasında istirahat ederdi. Hazır askerlerinin bir kısmı kışlada kalırlardı. Alt kat yemekhane. Yatakhane gibi işlerde kullanılırdı. Orta kat ise subayların, üst kat ise, Paşa’nın özel odasını ihtiva ederdi. 1902 (Cemazlyelahir ayının 11. 1320) yılında, yayladan Cizre’ye dönerken, aşiret kavgalarının ayrılma ve sulhu sonucunda, nerden geldiği belli olmayan serseri bir kurşunla vefat etmiştir. Naşı Cizre’ye getirilmiş ve gömülmüştür. Mustafa Paşa öldüğünde, İbrahim, Abdülkerim, Naif, Telaş, Berces adlarında beş oğlu vardı. Bunlardan İbrahim Bey, çok sinirli olduğundan tüm aşiretlerin destek ve oyları ile ikinci oğlu Abdulkerlm Bey yerine seçildi. Durum İstanbul’a bildirdiler İstanbul’dan olumlu cevap gelir. 1911/1912 yıllarında Cizre Alayları derhal savaşa katılmak İçin İstanbul’a çağrılırlar. Ahdulkerim Bey, Tayan, Kiçan, Müsareşan, Hirkan, Düderen ve Miran aşiretlerinin ne kadar asker çıkaracaklarını tespit ettirir. Her aşiret bu kadar adamla hazır olacağını söylerler. Tayan aşiretinden REŞİD-I-MUHEME adında bir ağa, yüz süvari getirebileceğini söyler. Bütün aşiretler bir yerde toplanıp, üç alay ve diğer süvarileri beklemekteler. Reşidi-i Muhemu yalnız gelir; Abdullkerim Bey, yüz süvarisinin nerede olduğunu sorunca «Benim yüz kişiye bedel olduğumu aşiretler kabul ederlerse savaşa gideceğim. Eğer kabul etmezlerse, size hemen yüz süvari getireceğim» der. Ahdulkerim Bey’in aşiretlere sorması üzerine onu yüz kişiye bedel olarak kabul ettiklerini belirtirler. Bu Reşidi.i Muheme’nin rütbesi Yüzbaşı idi. İstanbul’a varıp, Balkan savaşına katılmak için emir alırlar. Nihayet UZUNKÖPRÜY’ YE gelirler. Düşman askerlerinin karşıda yemekte olduklarını görürler. Zamanın komu tanına, biz buraya savaşa geldik, hemen savaşa devam etmek İstiyoruz derler. Komutan, yemek esnasında savaş olmaz, kaidelere aykırı olacağını söyler. Fakat Cizre alayları bu emri dinlemeyerek, düşmana hücum ederler. Reşid-i Muhmık Uzunköprü başına atını bağlar ve askerlere düşmanı üzerime doğru sürünüz diye emir verir. Reşid-l Muhemu her geleni öldürür ’, nihayet başı elbisesi kanlar içinde, 13 düşmanı öldürüp, onüçünün mavzer ve tüfeklerini boynuna atar. Fakat burada karşı taraftan gelen bir bomba, seyis ve hizmetçisine isabet ederek parçaladığında çok üzülür ve kızgınlığından savaşı daha da kızıştırır. Abdulkerlm Bey, Hamidiye Kaymakamlığını da yapmıştı. Nihayet 1332 (1916) yılında yine askerlerini Bani Hani mevkiinde hazırlamış Erzincan’daki Müşürlük tarafından verilen Ruslara karşı yapılacak savaş gidecekken, orada vefat etmiştir. Cizre alayları derhal onu gömer ve seferi iptal etmeyerek, Mustafa Paşa’nın birinci oğlu olan İbrahim beyi yerine seçip hareket ederler. Bu sırada üç alayın giyim, kuşam, silah, cephane ve hayvan ihtiyacı Cizre Paşalığı üzerindedir. Bir kere Bulgaristan Sofya’ya kadar da Cizre askerleri girmiştir. Bu İkinci kez ise, Bitlis’te savaşmaları İçin emir gelir. Osmanlı askerlerini ağır bir şekilde yenilmesi ile Cizre askerleri hem yenilir. Yıkanamamakta ve aylarca elbise değiştirememekte bütün vücutlarını bitler kaplar. Elle de bu bitler çıkmaz. Çok kişi bu bit salgınından oralarda ölürler. Nihayet bir kısmı Diyarbakır’a gelip, berberlerde ve hamamlarda baştan sona kadar bit traşı yaparak ölümden kurtulurlar. Bazısı eve geldiği halde, yemek yediği için ölmüştür. Çünkü günlerce mide boş durmuş v.e yağlı bir şey yiyememişlerdi. Abdulkerlm Bey’in ölümü İle yerine. geçen ve Osmanlı Rus savaşında çok yıpranan İbrahim Bey’de ölünce yerine Hamidiye Kaymakamlarında Tahir Ağa geçer. Tahir Ağa yönetimi meşhurdur. Nihayet Cizre Kırmızı Medrese yanında bulunan mezarlıkta kaza eseri düşüp ölmesi ile oğlu Hacı Naif ağalık yapmıştır. Tahir Ağa 1322 Rumi yılında (1916) ölmesi ile Cizre’deki kubbesinde gömülmüştür. Oğlu Hacı Naif’in Ağalığı devrinde, paşaların damadı olan Osman Efendi (Osman Nuri Efendi) Zaho’dan dönüp Cizre Belediye Başkanı olur. 0 zamanla Belediye Başkanlarına geniş yetkiler tanınırdı. Osman-ı Efendi’nin yararları olduğu halde, tarihi eserleri yıkma gibi bazı kötü hareketleri de görülmüştür. Hatta köşkünü yaptırdığında, Cizre’de yıkılan cami ve mescitlerin taşlarından yararlandığını birçok ihtiyar bana anlatmıştır. Bununla beraber İnsani yönü çok iyiydi. Cumhuriyet döneminde Osman-ı Efendi uzun süre Belediye Başkanlığı yapmıştır. 1931 yılında Irak’ta ölümü üzerine naşı Cizre’ye getirilmiştir. Milli Mücadele yıllarında Cizre’nin gösterdiği başarılar hiç de küçümsenemez. Cizre’ye gelen bir Fransa heyeti Cizre’yi savaşsız teslim almak istediklerini söyleyince, Cizreliler sonuna kadar savaşacaklarını bildirirler. Bunun üzerine gözünü Cizre’ye kestiremeyen Fransa kuvvetleri ayndiverden daha öteye gidemez. 0 zaman büyük nüfuz sahibi ve 1849 doğumlu Şeyh Muhammed Nuri Efendi ve bir çok ileri gelen şeyh, ağa ve dindarlar başı çekip vatanlarını düşman çizmesi altında ezdirmek İstemezler. Zaten İslam Dininin bir gereği de bu idi. Şeyh Muhammed Nuri, milis kuvvetlerini teşkilatlandırıp başlarına geçer. Hudutta çapraz tüfekle oturup nöbet beklerler. Fransızlar halkın yediden yetmişe silahlanıp ölümü göze almalarını gördüklerinden, saldırma fikrinden cayarlar. Bu güzel teşkilatlanmayı duyan Atatürk daha sonra kolordu yolu ile bir Maşlah gönderilmesini emreder. Bu Maşlah (Aba) ve alındı belgesi şimdi torunu ve Düzova Köyü İmamı M. Sabih Munis’in yanında saklanmaktadır. Alındı ilmuhaberinin sureti şöyledir «— Hükümetin hediyesi olan bir adet Maşlah ve beratı, altıncı Alay yaveri mülazım-ı evvel Zekai Efendi’den aldım. 7 Enun-ı.evvel 336«. 7 Aralık 1920 de üsteğmen Zekai Efendi bunu teslim ederken Şeyh de, Atatürk’e bal ve Cizre işi süslü tahta kaşıklar gönderir. Bunları Muhammed-i Ş. Şurayhbil (ra) söylemiştir. Milli Mücadeleye katılıp ta şehit olanlarımız olduğu gibi, gazilerimiz de bulunur. İstiklal Gazisi olanlar bu konuda devletten maaş, madalya ve berat alanlar şunlardır: a) YUSUF YAŞIN b) HALİL KIRMIZIGUL e) ARAP CANDAN d) VEHBİ MORKAN e) HASAN YILDIRIM 1. Dünya Savaşı’nda bakımsız kalan Cizre, pislikten geçilmez ve en geniş caddesi üç metreyi aşmıyorken, Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri sayesinde geniş caddelere sahip olabildi. Türkiye Cumhuriyeti döneminde daha da gelişen Cizre, şimdi eski Cizre’lerle boy ölçüşecek bir ilerleme içindedir. Bakımsızlık ve pisliğin çoğalttığı yılan ve akrepler, birçok vatandaşın hayatını söndürürken, bu hayvanlarla Cumhuriyet döneminde yapılan mücadele sonunda nesli biraz kesilmeye başlamıştır. Güneşin batması ile, Cizre üzerine zifiri bir karanlık kaplardı. Bir mahalleden diğerine gitmek mümkün değildi. Cumhuriyet döneminde ışığa, suya kavuştuk. Bugün Cizre eskiye nispetle mukayese kabul etmez bir şekilde değişmiştir. Çarşılar yıkılarak yerine yeniler yapılmış, dar sokaklar genişletilip, yerini caddeler almıştır. Çocuk bahçesi, Futbol sahası, 1965 yılında yapılan Cizre Köprüsü, Sinema, Belediye Atatürk Parkı, Cizre Terminali ve devlete alt binalar, Cumhuriyet döneminin hizmetleridir. 1925 yılında Mustafa Paşa’nın oğlu Naif Bey, Türkiye Cumhuriyetine bir uçak hediye ederek silahlı kuvvetlere yardım etmiştir, Bu zat daha sonra 1930 yılında Suriye İle sınırımız kesinleşince, Miran aşireti ile birlikte Suriye’de kalmıştır